Krizi Yönetmek için iyi bir El Kitabı


Hergün onlarca medya kanalından (gazeteler, TV kanalları, dergiler, radyolar, internet…) kriz okuyoruz. Hatta bakın bu sayfada bile okumaya başladık dediğinizi duyar gibiyim.

Oyle olmayacak. Kriz yazmayacak bu sayfada uzun uzun çünkü KRIZ YOK!.

Size, limitleri zihninde yok edene, imkansız yoktur, zor vardır diyene, kendine inanana, güvenene, işini doğru yapana, yaratıcı olana kriz zarar veremez. Varolan bir sistem düşünün. Örneğin otoyol ağları var Türkiye coğrafyası üzerinde. Otomobiller, ticari araçlar bu ağları kullanarak gidecekleri yerlere ulaşıyorlar. Bu yollar tıkanabiliyor, bu rotalar üzerinde problemli lokasyonlar olabiliyor. Asfalt bozuk olabiliyor. Günün bazı saatlerinde yoğunluğa bağlı olarak oralarda sıkışıklıklar yaşanabiliyor. Ama bazende sürücülerin hatalarından yada yol koşullarından kaynaklanan kazalar yaşanabiliyor. Bu durumlarda oraya çıkan kaotik durumu yönetmek için görevliler <KRIZ YONETIMI> yapabiliyorlar, önlemler alıyorlar.  Bu önlemler zaman zaman orada yaşanan krizi çok hızlı ve minimum kayıplarla bertaraf edebilirken bazen ise çok uzun süreli kapanmalar ve içinden çıkılması, tahribatın küçük kalması zor durumlar oluşturabiliyor. Sizde rotanızı bu yol üzerinde belirlediyseniz bu krizden etkilenen bireylerden, şirketlerden olabiliyorsunuz. Örneğin bankacılar 2001 krizinde birçok bankadan işten çıkartılarak işsiz kalan binlerce insanın yolculukları. FINANS CADDESI üzerinde olduğundan ve riskli araçların bu yol üzerinde ki kural tanımaz yarışlarından ortaya çıkan büyük bir kazanın sonuçlarından zarar gören insanlardı onlar.

Siz varolan bu yolların dışında kendi ulaşım metodunuzu belirlemiş olsanız bu durumdan zarar görmeden hatta karlı çıkıyor olmak bir alternatif olmaz mıydı? Mesela biraz önceki örnekten hareketle  <Finansal Piyasalarda krizden en az etkilenen çalışan olmak!> eğitimi veren bir finansçı olsanız, FINANS CADDESI üzerinde bu kaza yaşandığında aracının üzerine ilk yardım lambasını takıp tıkanıklığı önemsemeden o kazaya müdahele eden ve bu krizden para kazanan bir göreve sahip olmaz mısınız?

Yada yepyeni bir otoyol yaratmak. Nekadar zor geliyor değil mi kulağa. Imkansız geliyor mesela. Kriz dünyada hangi ülkeleri etkiledi? Bizim bugün tüm imkanlarını sonuna kadar kullanırken hiç şikayet etmediğimiz, üzerinden para harcamaya her geçen gün inanmaya başladığımız internetin bize sundukları Dünya’nın herhangi bir ülkesine dokunmamızı engeller mi? (Bu sorunun cevabını hergün 2.4 saat internet başında harcayarak verdiğimizi varsayıyorum) Tabii ki engellemez.  Aksine tetikler. Iyileştirir. Kapılarını sonuna kadar açar. Alın size geleneksel otoyollardan uzak, kaza olmadığını bildiğiniz yepyeni bir ulaşım ağı. Açın gözlerinizi, bulun ihtiyacı, inanın bunu yapabileceğinize, dileyin, planlayın ve hayata geçirmeye başlayın. Son yapacağınız şey ise krizde insanlar ağlaşırken keyfini çıkartın yaratıcı olmanın.

KRIZ kelimesinin Türkçesinin FIRSAT olduğunu unutmayın. Toplumun çoğunda kriz olduğu fikri oluşmaya başladığında kriz var demektir. Siz o çoğunluktan olmayın. Siz tüm istatistikler ekonomik göstergelerin aksine bundan çıkış yolunun makro ekonomide değil, mikro ekonomide olduğuna inanın. Bunun için tümden gelim yapmayın, tüme varım yapın.

Aslında yapılması gereken kendimiz için yaşayabileceğimiz tüm durumları düşünüp, riskerini öngörüp ona göre bir aksiyon karışımı hazırlamak ve bir yol çizmek. Yapacağımız en son şey ise hiçbirşey yapmadan içinde bulunduğumuz otoyolların tıkalı olduğundan şikayet etmek ve o otoyola alternatif yollar keşfetme fikrini ciddiye almamak.

Kısa bir muhasebe yapalım;

Birinci alternatifiniz, krizde çok zor günler yaşamak, ekonomik imkansızlıklarla savaşmak, psikolojik olarak tükenmek, kendinize olan güveninizi yitirmek, kötü referanslara sahip olmak ve daha birçok kötülükle yüzyüze gelmek.

Ikinci alternatifiniz ise biran önce okuduklarınızı gerçek manada kabullenmek ve kendinize alternatif bir yol yaratmak. Yorulmak, başarı için karşımıza çıkan bariyerlere mantıklı çözümler üretmek ve bunun için çok çalışmak ama motivasyonumuzu kaybetmemek, kendi yolumuzda mutlu ilerlemek, kendimize güvenimizi hiç kaybetmemek, birşey yapabildiğimize olan inancımızı takdir etmek ve re-aktif olmak yerine pro-aktif olarak bu durumu fırsata çevirmek.

Bence bu yazıyı okuduğunuz platformu takip edecek binlerden, onlar çıkartabilsek 10 yeni otoyol demektir. Bana otoyollarınızın kodlarını gönderin. (D-100 otoyolu gibi.)

Beyninizin içinde 4 harfli 1 kelime eksik yaşamanız dileğiyle.

2002 yılında fakülteden mezun olduğumda önümde 2 farklı yol vardı. Birinci yol teklf aldığım uluslararası bir içecek şirketinde bir proje grubunda önce part-time sonra ise full-time kadroda görev almaya başlamak ve buradan o şirkette yükselmek yükselmek yükselmek için koridorları aşındırmak, yöneticilerin güvendiği adam olmayı başarabilmek ve böylece üst düzey bir yönetici olmayı birgün başarabilmek. Ikinci yol 2001 yılında hayatıma giren girişimcilik kelimesinin yarattığı heyecanın damarlarımda dolaşmasına izin vermek ve büyümek büyümek büyümek için kurulan şirketin ilişkide olduğu müşterilerimiz için vazgeçilmez olmaya çalışmak, müşterilerimizin yollarını aşındırmak, müşterilerin güvendiği adamlar ve sonrada güvendikleri şirket olmayı birgün başarabilmek.

Birinci yol daha garanti bir yoldu. Daha garanti diyorum çünkü halihazırda aldığım bir teklif ve hiçte fena olmayan reputasyona sahip bir şirket tarafından ödenecek yine fena sayılmayacak bir ücret önüme konmuştu. Ama CV yazmak zor geldi bana. Daha açıkçası hayat boyu CV yazmak zorunda olmak. Önce o teklifi realize etmek için o şirketin insan kaynakları departmanına hazırlamam gereken prosedürel bir CV, sonra da herbir kariyer planı kırılım anında bilgisayarımdan tarihe göre sıralarıp bulacağım ve iş tecrübeleri sekmesi altında varolan 3 satırı değiştirerek gönderdiğim ingilizce ve türkçe hazırlanmış 2 farklı versiyonu hazırlamak zor geldi işte.

Kaldı ki, önümde bu tarz bir teklif olmasa bu seceneği yaratmak için nelerden fedakarlık edeceğimi düşünseydim eminim garanti olmayan metod için 1 saniye bile düşünmeden çalışmaya başlardım. Çünkü hiç CV hazırlamaya niyetim yoktu.

Bunları anlatıyor olmamın çok açık bir sebebi var benim zihnimde. Türkiye’de işsizlikten bahsediliyor yıllardır. TUIK istatistiklerini inceliyorsunuz ve genç nüfusun bu işsizlik tablosunda ki yerinden hiç mutlu olmuyorsunuz. Her yıl bu tabloya kenarından köşesinden dahil olan milyonlarca genci gözlemlemeye devam ediyorsunuz. Zaten eğitim yıllarında hep birşeyleri erteleyerek bugünlere gelmiş, doğru yönlendirmeleri alamamış milyonlarca ekonomi askeri, boş bir arazide öylesine oturup ilanlara bakıyor, CV güncelliyor. Sadece yazabildiği öğrenim bilgileri, ilgi alanları (Türkiye’nin %75’i tenise ve kitap okumaya ilgi duyuyor bu arada) ve iki eş dost referans ile CV güncelliyor.

Öylesine bekliyor. Birileri bu devasa CV havuzlarından benim başvurumu çeksin ve mülakata çağırsın. Mülakatta kahverengi giymeyeyim, en zayıf tarafın ne diye sorulduğunda ne cevap vereceğimi bir kariyer sitesinden öğrenip o cevapla karşılık vereyim düşünceleri arasında çıkıyor mülakata gitmek üzere evinden.

Hiç kimse –Ben CV yazmayacağım!!!, ben bir yol keşfedeceğim ve bu yol beni istediğim geleceğe götürecek, ben bu yolu kendi hayal gücümle yaratacağım ve kendi güçlü taraflarımla becerilerimle gerçek yapacağım demiyor.

Oysa ki ben CV yazacağım ama, başarı hikayemi yarattığım gün bir medya mensubu biografimi istediği gün ilk özgeçmişimi kaleme alacağım diye düşünecek genç sayısı dünya ülkeleri içerisinde Türkiye’ye nadir elde ettiğimiz 1.’lik skoralarından birisini kazandırabilir.

Size minik bir ipucu: Internet dünyası size bu hayal gücünü hedefe, hedefi başarıya, başarıyı paraya, parayı refaha, refahı tekrar yeni hayaller kurmaya dönüştürme özgürlüğünü veriyor. Bugün gazetelerde ki köşe yazarları gibi Blog’ları aracılığıyla okur kitlelerine ulaşan çok önemli isimler çıkmaya başladı karşımıza.

Eminim sizinde kendi biografinizi yazmanızı sağlayacak bir yönünüz vardır. Yeterki ben CV yazmayacağım kararını almak ve ısrarcı olmak seçimlerini elinizden bırakmayın ve öncelikli hale getirin. Emin olun bunu başaracak güç hepimizin elinde var.

Değişmeli mi değiştirmeli mi?

Çevreme bakıyorum, arkadaşlarıma, iş yerlerine, gazetelere, siyasi arenaya, partilere, liderlere, yöneticilere, herkes bir şey istiyor, herkesin bir hayali var. Bu hayallerin illa hedonist zevk tanrılarına hizmet etmesi gerekmiyor, güzel hayallerimiz de var. Kimi ülkeyi şeriatçılardan kurtarıyor, kimi kendince anladığı inancı yayıyor, kimi yaşadığı ortama çağdaşlık katıyor, kimi üretelim zenginleşelim diyor, kimi bana dokunmayan bin yaşasın ben böyle muyluyum diyor, herkesin bir fikri var. Bunlar toplumla ilgili örnekler sadece. Birey olarak hepimiz güzel bildiklerimizi istiyoruz üstelik sadece kendimiz için değil, sevdiklerimiz, yakınlarımız, oğlumuz, annemiz, babamız, sevgilimiz, arkadaşlarımız için iyi şeyler diliyoruz, harika şeyler yapmak istiyoruz. Örneklerin sayısını çoğaltmak mümkün, kısaca oturduğumuz yerden kalkıp başka bir yere gitmek ve gene oturmak istiyoruz.

Bunun için ne yapıyoruz? İstiyoruz, hayal ediyoruz, şükrediyoruz, motivasyonumuzu kaybetmiyoruz, hayırlısı olsun diyoruz, ya da bizden aşağıdakilere bakıyoruz elimizdekilere seviniyoruz, mutlu oluyoruz, sonra unutup kendimizden yukarıdakilere bakıyoruz, hırslanıyoruz, sonra tekrar istiyoruz ve tekrar mücadeleye başlıyoruz. Tabii hiç bunların zahmetine katlanmayıp, oturmaya devam etmek de mümkün bu çeşit isteyenler ise istediklerini periyodik olarak tekrar tekrar istemeye devam ediyorlar.

Hayat istemek olmadan mümkün olmazdı her halde tarihin daha ilk eyleminin ardında, bir istenç var, yoksa kim elini uzatır, yukarıya kaldırır, ayaklarının üzerinde boyunu uzatır ve elmayı koparır. Sonrasına hiç girmiyorum aslında öncesine de girmek istemiyorum, istiyorsak istiyoruz, herkes ayrı bir şey istesin, herhalde dünya döndüğünce de böyle olacak. Buna eklemek istediğim bir şey yok burada, sorguladığım şey istediklerimize kavuşmak için ne yaptığımız.

Gerçekten ne yapıyoruz?

Analiz ediyoruz, çıkar bir yol arıyoruz, suyun akışının yönünü buluyoruz, üzerine biz de bir kayık ekleyiveriyoruz, oyununa göre oynamak adı altında pek çok şeyi meşrulaştırıveriyoruz, modern psikolojisinin dünyaya armağan ettiği şekilde kendimizi sevip, kendimizi beğeniyoruz, kendimize güveniyoruz, alkış arıyoruz, kıyaslıyoruz, yönümüzü başkalarına bakarak tayin ediyoruz veya içimizdeki sesi dinliyoruz ve bildiğimize güveniyoruz önümüze çıkan engeller ile motivasyonumuzu bozmuyoruz, secret yapıp iyiyi güzeli çağırıyoruz ve zamanın her şeyin ilacı olduğunu bilerek veya bilmeyerek sabrediyoruz ve zaman bizi değiştiriyor. Örnekleri çoğaltmak mümkün.  

Bence isteklerimize ulaşmak için yaptığımız şeylere ortak bir parantez açabiliriz. Ve parantezin içinde değişmeye olan atalet var. Bir çiçeği büyümeye bırakırsanız zaten kendiliğinden büyür, ama değişmesi için çaba sarf etmezseniz, köküne gübre koyup, yerine dikkat etmezsiniz, güneşini, havasını suyunu iyileştirip ona sevgi ile yaklaşmazsanız normal büyür, büyüyebileceği ve güzelleşebileceği kadar değil.

Başka bir anlamda biz isteklerimiz için değişiyoruz. Ve değişmek gerektiğini isteklerimizle aramıza engeller çıktığında kafamızı gözümüzü vurduğumuzda anlıyoruz. Bir yakınım anlatmıştı geçenlerde, annesi onu büyütürken şöyle dermiş. Hepimiz bir ormandayız ve ormanın ucu ile aramızda sayısız ağaç var, eğer sen önceden kendin eğilip bükülmezsen hedefine varana kadar çook ağaca çarparsın.

 

Arkadaşım!! Güzel güzel çıkmışım, akşam üstü evime gidiyorum.. Trafikteyiz, karım ile sohbet ediyorum ve sol dikiz aynamın fazla olduğuna karar veren bir minibus şangır şungur dalıyor.. Ayna parçalara ayrılmış.. Minibus o kadar yakınımda ki kapıyı bilem az açılıyor.. Eşim yanımda sinirlenme diyor.. Sinirlenmezmisin? Ha sinirlenmezmisiinnn!! Düşünürken bile sinirleniyorum!!

O kapısı bile azıcık açılan arabadan nasıl inip de minibüsün camlarını yumrukladıysam artık! 10 gün geçti hala parmaklarımın “knock knock” yeri acıyor.. ben inince eşimde arabadan indi tabi.. yağmur yağıyor eşim peşimde şemsiye tutuyor bana, bende minibus şöförü ile kavga halinde bağırıp çağırıyorum..

Bir taksici gelip “Sen acemisin(!?!) çok kaza yapmıyorsun (!?!?!?!?!) heralde bu trafiği kapatma, fotoğrafı çek, sonrada çekin kenara konuşup halledin” dedi. Anaa süpermiş ya hakkaten diyerek cep telefonum ile 3 açılı fotoğraflarını çektim. Taksici de yönlendirmekte hala, yok iki araç görünsün fotoğrafat, plakalar okunsun felan.. Bi yandan içimden minibüsçüye “sen görürsün” diye söyleniyorum, bi yandan fotoğraf çekiyorum..

Neyse diğer trafikteki insanları daha fazla sinirlendirmemek için kenara çektim arabamı, minibüste az ilerde sağa çekip yanıma geldi.. Adam, anlaşalım, eğer kaza tutanak formu var ise dolduralım kimin ne hasarı var ise karşılansın trafik sigortasından diyor. Ben yanaşmıyorum. Polisi çağıralım diye tutturdum. 155 I arayıp haber verdim ve geliyorlar. Minibüs kenara çekmiş durumda, içinde yolcular, ben inat etmiş durumdayım.. Adam bekleyemem diyerek olay yerinden ayrılıp gitti.

Sonrası zaten daha da ilginç, karakola gidip ifade verdim. Polis memuru minibus şöförünün de çağırılacağını ve ifadesinin alınacağını sonrasında da benim aracımı tamir ettirebileceğimi söyledi.  Ben gayet memnun bir şekilde ifademi verip ayrıldım. Ertesi gün belgeleri almak üzere karakola uğradığımda minibus şöförü benim ona çarptığımı ve onun olay yerinden ayrılması için tahrik ettiğim şeklinde ifade vermiş! Iyice delirdim! Polise anlatıyorum böyle olmadı felan diye ama adam ne yapsın ki, dava açılıcakmış.. Savcılık soruşturma yapıcakmış.. üzerine çıkan karara gore ben aracımı tamir ettriebilirmişim.. Ölme eşeğim ölme!

Ben orada minibüsçü ile kavga ederken karım gayet sakin davranıp yola savrulan ayna parçalarını toplamış.. Sonraki gün arabayı servise bıraktığımda, aynanın kırılmadığını, kapağın çıktığını ve çok kolay bir şekidle takıldığını öğrendim.

İki şey öğrendim;

Birincisi; kaza yapınca sakin davranmak gerekiyor, ne kadar günün yorgunluğu olsa da ne kadar şartlar elvermese de sakin olunca her şey düzeliyor. Karım bu kaza durumunu çok iyi yönetti ama sanırım ben bu kadar başarılı olamadım. Bir kaza anını iyi manage edemedim. Alaturka düşünce tarzı bu işte.. Akdenizlilik bu.. Erkeklerin kavga etmesini kadınların da erkeklerinin arkalarından sakin güç olarak devrede olmasını sağlıyor. Bu Italyada da, Yunanistanda da, İspanyada da eminim bu şekildedir. Aklıma hep bu tür resimler geliyor bu ülkeleri düşününce..

İkincisiİ; Bu ülke sahipsiz kardeşim!! Adam hem suçlu hem güçlü şu hale bak!! Adalet nerede!! Ne biçim bir ülkede yaşıyoruz yahu!! Avazım çıktığı kadar bağıracam!! Delirmemek mümkün değil!!

Evet, bu defa farklı bir konu hakkında yazmak istedim. İstanbul’da yaşıyorsunuz, bebeğiniz var. Haftasonu nereye gidersiniz? İşte bu haftasonu bu konu hakkında master tezi yapabilirdim.. Hava beklenmediği kadar güzeldi – tam br yaza geçiş havası.. sabah eşimle evden çıktık ve “gezmeye” gitmeye karar verdik. Herkesin bildiği Polonezköy veya Ağva gibi yakın mesafe kaçış yerleri benzer günlerde full çektiği için oralarla ilgilenmedik. O kadar yol gidip sonra da oturacak masa aramak pek istediğimiz birşey değil. Kaldı ki bu gibi yerlerde bebek gezdirebilecek yürüyüş yolu da kısıtlı – yani düz ayak.. tamam o zaman Fenerbahçe parkına gidelim dedim. Trafik engelini saymazsak burası güzeldi, ama trafik durma noktasına geldiği için arabamızı çook alakasız biryere koyduk ve temiz havada Kerem Paşa ile yürümeye başladık. İşin bu kısmı çok ama çok keyifliydi. Parkın içi de keyifliydi. Modern insanlar bağırmadan – çağırmadan sohbet ediyor, hatta çimlerin üzerine örtü serip piknik yapıyorlardı. Saat itibarı ile mangallık durum olmadığı için bu konuda yorum yapamayacağım. Fakat 10-15 dk sonra daireler çizmeye başladık. Çünkü elim kadar olan park bitmişti. Peki dedim, daha önce hafta içi arkadaşlarımla gittiğim Malta Köşkü’ne mi gitsek? Hani şu Yıldız Korusu’nda olan? Hemen yol durumunu kontrol edip yola çıktık, biraz daha geniş ve yeşillik bir yere istiyorduk. Malta Köşküne varınca yeşil bir ortama gelmiştik evet. Fenerbahçe parkından sonra ortamın 70%’i türbanlı, bu 70%’in de 20%’si çarşaflı bir topluluk vardı. Hımm dedim – azalmışız.. neyse oturduk sipariş verelim diye saat tam 1.30 olmuştu. Hani yemek saati.. Garson öğlen yemeği için açık büfenin daha kurulmadığını istersek kahvaltı alabileceğimizi belirtti. Kahvaltı etmiştik, ama 30 dakikaya yemek servisi kurulacak deyince bekleyelim dedik. O kadar gürültülü, kalabalık hani iğne atsa yere düşmez dolu ki ortam, 15-20 dk sonra garsona tekrar soralım dedik. Bu defa da yemek büfesinin 45dk – 1 saat içerisinde kurulacağını öğrenince, açlığın da verdiği adrenalinle kalktık. Peki nereye gidecektik? Arabaya bindik.. yavaş yavaş gezmeye başladık. Nasıl bir yer mi istiyorduk? Şöyle keyifli, orman gibi, yol gürültüsü olmayan, sessiz, kuşların öttüğü, insanların medeni bir şekilde mangalsız piknik yaptığı, bağırış çağırış kıyamet olmayan; yani insanların diğer insanların özgürlük ve haklarına saygı duyduğu ve herkese yetebilecek bir yer… yani ? Central Park! Maalesef harikülade İstanbul’umuzda böyle bir yer yok. New York’a gidenler bilir, gitmeyenler için kısaca izah edeyim. NY çok büyük bir eyalet. Filmlerde gördüğümüz Manhattan adası –hani gökdelenlerin olduğu- hariç zaten her yer orman. Evet insanlar ormanda yaşıyorlar. Evler müstakil yani bizim Zekeriyaköy veya Kurtköy’deki gibi, ve gerçekten ormanda yaşanıyor. Evinize her an bizdeki gibi çöple beslenen sokak kedisi yerine sincap girebilir. Neyse insanların çoğunluğu böyle ormanlarda yaşadığı için (bütün Amerika’da zaten ev kültürü bu şekilde) şehirdeki insanlar için de yapay bir park yapılmış. Ama Manhattan adasının en az 20%’si büyüklüğünde, içinde bir uçtan bir uca yürümenin kolay olmadığı, göletler olan, bakımlı ve kimsenin kimseyi rahatsız edemeyeceği kadar medeni ve büyük bir park. İşte bu park Central Park. Hani Bruce Willis’in 5. Caddeden giderken arabayla içinden geçtiği park… Yazık ki, güzeller güzeli İstanbulumuzda Central Park’ımız yok. Olanları da biz katletmişiz. Sonra da minik minik parkçıklar yapıp insanları buraya tıkmışız. Milletin gidecek yeri yok. Evler de bizde müstakil değil ki, apartmanlarda yaşıyoruz – yani sadece balkonumuz var.. Peki zor mu? Zaten başka evlerde oturan insanların taşınması için başka başka TOKİ evleri yapıp, konut sayısını arttırıp sonra da İstanbul’un nüfusunu arttırmak mi zor olan, yoksa zaten boş olan devlet arazilerini ağaçlandırıp İstanbul’a Central Park’lar yapmak mı zor? Hem park yaparken demir ve çimento masrafınız da olmuyor. Aslıda bu bir dezavantaj da olabilir – rant alacak insan sayısı azalıyor.. Neyse uzatmayalım… haaa biz sonra ne mi yaptık? Özel bir kurumun korusuna gittik. Bu kuruma mensup arkadaşımızı aradık. Medeni bir şekilde yedik, gezdik, nefes aldık.. ama böyle arkadaşları olmayanlar ne yapsın?

Merhaba,

Düşünüyorum da, kaçımız düşünüyoruz? Ya da üretebiliyoruz? Sizin üretebilen birkaç tanıdığınız var mı? Varsa mutlu azınlık ilan edebiliriz. Çünkü toplumumuzda üretebilme “içgüdüsü” yok.

Elin Amarıkalısı der dururuz, hani en sevdiğimiz söz “adamlar yapmış”tır. Bill Gates’in benim parama mı ihtiyacı var deriz. Amaaan Almanlar da buz gibi. Çinliler bir tas pirince çalışıyorlar, Hintlilerin nefesi kokuyo.. En iyisi Türkler. Ye-iç-semir-yat: yani tüket!

Ülkemizdeki en büyük eksikliklerden birisi gerçekten de üretememek. Bugünlerde yaşadığımız krizin sebebi gelişmiş ülkelerde üretmek ve hizmet vermek üzerine kurulu olan ekonıminin, “cin fikirlerle” kısa yoldan para kazanma amacıyla batağa sürüklenmesidir aslında. Bir evin mortgage’ının riskini yatırım enstrümanı olarak 150 kişiye satarsan olacağı budur işte.

Ama kriz kalıcı değil, azıcık geriyei gidelim. GELİŞMİŞ ÜLKELER nasıl geliştiler ona bakalım.

Amerika üretti: Araba üretti, bilgisayar üretti, yazılım üretti, petrol üretti, elektrik üretti, hizmet üretti, servis üretti, silah üretti, uçak üretti, MARKA ÜRETTİ… Ama Amerikayla biz bir miyiz? Değiliz. Çünkü adamlar şanslı: kuzeyde Kanada, güneyde Meksika. Burnunu bir yere sokmasa sıkıntı yaşamaz. Yok Amerika bize iyi bir benchmark olmadı.

Pekii kime bakalım? İngiltere? Onların da geçmişi kraliyet falan – köklü? Yok onlar da ada devleti sömürgecilik yapmış bize gelmez. Halbuki onlarda da yıllarca terör olmadı mı? Dünya savaşlarında perişan olmadı mı?

O zaman Almanya? Hem orda çok fazla Türk de var? Yok olmaz – orası Gavuristan. Hem zaten adamlar en başından beri gelişmiş ülke.. nedense Almanya’ya karşı tarih boyunca bir 1:0 yeniklik durumumuz var..

İsveç? Çelik sanayinde dünyanın bir numarası. Tarihleri boyunca İskandinav ülkeleri kendi aralarında savaşmışlar. Hayatlarını savaşa vermişler. Sonra? Anlamışlar bu böyle olmaz: ÜRETMİŞLER! Çelik üretmişler, Volvo üretmişler.. turizmleri yok, buzdan otel üretmişler. Rakamları bilmem ama belki bizde çok turist çekiyorlardır!

Lafı uzatmaya gerek yok. Milletçe mazeretimiz bol. Üretmek yerine homini gırtlak! Tüketelim. Markalaşamayalım. Türkiye’de üretilen Tommy Hilfiger tshirt Amerika’da $1, Türkiye’de 89 TL – ama 12 taksit! Daha çok çalışmamız lazım. Nüfusumuz da genç neyi bekliyoruz? Artık gerçekten çalışmak lazım. Tüketirken, üretebilmek lazım.

Üretim yapan Türk sanayicisine, Türk markalarına sözüm yok: yanlış anlaşılmasın. Onların önünde saygıyla eğiliyorum. Ama onları desteklemek lazım. Almanya neden bütün savaşlardan güçlenerek çıktı? Herkes VW, Mercedes, BMW kullanıyor. Herkes Alman malı bilgisayar kullanıyor. Herkes Alman malı ürünler tüketiyor.

Ne tesadüf! Biz de Alman malı tüketmeye bayılıyoruz!! :)

Merhabalar,

Çok yakın bir geçmişte festival gibi bir yerel seçim sürecini geride bıraktık. Neden festival gibi peki? Ben bu kadar bayrağı bri arada sadece festivallerde görüyorum da ondan! :)

Diğer şehirleri bilmem ama İstanbul’dan aşağı kalır olacaklarını da sanmam. İstanbul seçim öncesi tam bir curcunaydı. En ufak ara sokakta bile onlarca bayrak vardı. Peki neden? Tamam az gelişmişiz de bu kadar az gelişmişlik neden? Yolda yürürken gördüğünüz bayraklara göre mi oy verdiniz siz? Ben öyle yapmadım. Peki öyle yapan tanıdığım var mı? Yok!

Biraz düşününce insan şu noktaya varıyor.. Acaba oy toplamak için değil de, “Biz hala ayaktayız, seçimlere de giriyoruz, ey halkımız batmadık ölmedik” demek için mi bu kadar bayrak yaptırıldı? Yoksa bizlere fazla gelen ve devlete hizmet yapsın diye verdiğimiz vergilerimizi böyle mi harcamayı uygun gördü birileri? Hani siyasi partilere seçim öncesi para yardımı yapılıyor ya, içlerinden birisi de öne çıkıp ben bu yardımla bayrak yapmayayım da hakkaten işe yarayacak bişey yapayım demedi herhalde..

Yoksa bayrak yapmak gerçekten de oy kazandırıyor mu?

Haaaaa, şu bir gerçek: Bayrak yaptırırsanız, bayrakçılara, onların ailelerine ve bu insanların harcama yaptıkları esnafa destek atmış olursunuz doğru. Türkiye nüfusunun yüzde kaçı bayrak endüstrisinde acaba? Bilen var mı? Ben bilmiyorum..

Bir gün radyo dinlerken mi kulağıma çalındı, yoksa biryerlerde mi okudum.. Bayrak sektörünün 2009’da 3 Milyar dolar ciro yapması bekleniyormuş…

İyi oldu hakkaten, sıkışmış demekki 3 Milyar dolar!! Milletçe rahatladık…

İş dünyasındaki bir anlayışa göre; iş yapan hata yapacaktır. Bir kişi hata yapmıyorsa is yaptığından şüphe edebilirsiniz. Thomas Edison’a, 999 denemeden sonra yaptığı bininci deneyde ampulü bulmasıyla ilgili olarak söyle bir soru yöneltmişler: 999 kez hata yapmanıza rağmen, bininci deneyi yapacak gücü nereden buldunuz?

Edison su yanıtı vermiş: – Ampulün icadı bin aşamalı bir süreçti. Hata gibi görünen ilk 999 asama, bininci ve son asamaya götüren öğrenmelerle doluydu. 3M firmasının, hatalar nedeniyle bugünlere geldiği anlatılır.

Örneğin, ofislerde üzerine küçük notlar yazmak için kullandığımız Post-it’ler bir hata sonucu bulunmuştur. 1900′lerin başında 3M şirketinin yöneticileri, araştırma geliştirme (ar-ge) bölümüne dünyanın en güçlü yapışkanını geliştirme talimatını verirler. Yapılan uzun çalışmalardan sonra ar-ge bir yapışkan geliştirir. Ancak buldukları yapışkan, dünyanın en güçlü yapışkanı olmak bir yana, en zayıf yapıştırıcısıdır. Öyle ki, küçük bir bebek bile yapıştırılan nesneyi iki parmağıyla hafifçe çektiğinde nesne kolaylıkla gelmektedir. 3M şirketi, eğer ar-ge ekibini hatasından dolayı cezalandırsaydı ve buluşlarını çöpe atsaydı, bugün 3M firmasını dünyaya dağıtan ve en büyük şirketlerinden birisi yapan Post-it kağıdı olmayacaktı. Bugün dünya şirketleri, hata yapanları cezalandırmıyor. Tam tersine, hata yapmayanları bünyelerinde barındırmıyorlar. Hata yapmamanın iki nedeni olabilir: Birincisi, is yapmayanlar hata yapmaz. İkincisi, risk almaktan çekinenler hata yapmaz.

Hata yapma pahasına risk alma kültürü, bugünün is dünyasında yaygınlaşıyor.

-Alıntı

Hata

Welcome to WordPress.com. This is your first post. Edit or delete it and start blogging!